Blog
1892 yılının sıcak bir Ağustos sabahında, Fall River’daki 92 Second Street evinde küçük bir kız merdiven boşluğunda donup kalır. Kırmızı kurdelesi yere düşer, kan gölünün kenarına. Kimse onun gördüklerini ciddiye almaz; çünkü o sadece bir çocuktur. Ryan Murphy’nin “Monster” antolojisinin yeni sezonu Monster: The Lizzie Borden Story’de bu unutulmuş tanığın gözünden, tarihin en gizemli aile cinayetlerinden birine yeniden bakıyoruz.
1892 yazı Fall River’da dayanılmaz derecede sıcaktı. Sokaklar tozlu, at arabalarının tekerlekleri çamurlu su birikintilerinde şapırdıyordu. Second Street’teki 92 numaralı evin perdeleri hep yarı kapalıydı; içerideki gerginlik dışarı taşmasın diye.
O evde yaşayanlardan biri de Maggie’ydi – aslında adı Bridget Sullivan’dı ama Borden ailesi ona tembellik etmesin diye “Maggie” diyordu. Bridget 26 yaşındaydı, İrlanda’dan yeni gelmiş, aksanı hâlâ kalın. Yanında ise çoğu zaman kuzeni küçük Nora kalıyordu. Nora 11 yaşındaydı, saçlarına annesinin eski kırmızı kurdelesini bağlıyordu çünkü başka renk kurdelesi yoktu. Nora annesiyle babası çiftlikte çalıştığı için yazları teyzesinin yanında, Bordenların evinde kalıyordu. Hizmetçi odasında küçük bir şilte üzerinde uyuyor, gündüzleri mutfakta Bridget’e yardım ediyor ya da avluda oynuyordu.
Nora, Lizzie’yi seviyordu.
Miss Lizzie ona bazen şeker veriyor, bazen saçlarını tarıyordu. “Senin gibi güzel saçlarım olsaydı keşke” diyordu Lizzie gülerek. Ama Nora, Miss Lizzie’nin gülüşünün bazen çok uzun sürdüğünü fark etmişti. Sanki gülmekten vazgeçmeyi unutmuş gibi.
4 Ağustos sabahı, evdeki hava daha da ağırdı. Üç gündür aynı koyun çorbası (mutton soup) ocakta ısınıp soğuyor, ısınıp soğuyordu. Buzdolabındaki buz çoktan erimişti. Nora o sabah erkenden kalkmış, Bridget’le birlikte kahvaltı sofrasını kuruyordu. Andrew Borden babacan bir şekilde “İyi sabahlar küçük hanım” dediğinde Nora utangaçça gülümsedi. Abby Borden (üvey anne) ise her zamanki gibi sessizce oturuyordu; Nora onunla pek konuşmazdı çünkü Abby’nin bakışları hep “fazla” ciddiydi.
Saat 9 civarı Abby yukarı çıktı. Nora bunu hatırlıyordu çünkü Abby merdivenlerden çıkarken basamaklar gıcırdadı ve Nora’nın kulağına tuhaf geldi – sanki ev nefes alıyordu. Sonra sessizlik. Uzun, yapış yapış bir sessizlik.
Bridget biraz sonra “Yukarıda bir şey mi oldu?” diye mırıldandı. Lizzie ise telaşla “Miss Abby hasta herhalde, bir not almış, şehirde biri hasta diye gitmiş” dedi. Nora bunu duyunca kaşlarını çattı çünkü sabahleyin hiç not görmemişti. Ama çocuk olduğu için sustu.
Öğleye doğru Bridget çok sıcaklandığı için üst kattaki odasına çıkıp yatmaya gitti. Nora da avluya çıktı, ama sıcaktan bunaldığı için tekrar içeri girdi. Merdiven boşluğunda durdu. O an yukarıdan çok hafif bir ses geldi – sanki bir şey yere düşmüş gibi. Nora’nın kalbi hızlandı. Kırmızı kurdelesi terden ıslanmıştı, alnına yapışıyordu.
Merdivenlerden yavaşça çıktı. İkinci kat sahanlığında durdu. Abby’nin odasının kapısı aralıktı.
Nora kapıyı itti.
Abby yerdeydi. Yüzü aşağı bakıyordu. Kafasının arkası… yok gibiydi. Kan, halının çiçek desenlerine yayılmış, koyu kırmızı bir göl oluşturmuştu. Nora’nın ağzı açıldı ama ses çıkmadı. Sadece kurdelesi çözüldü ve yere düştü – küçük, parlak kırmızı bir leke gibi.
O sırada Lizzie aşağıdan seslendi:
“Nora? Neredesin tatlım?”
Nora dondu.
Dönüp baktığında Lizzie merdivenin altında duruyordu. Elinde bir mendil vardı, yüzünü siliyordu. Ama mendil temizdi. Çok temizdi.
Nora geriye doğru bir adım attı. Ayakları kan gölüne bastı. Çorapları ıslandı. O an anladı: bu gerçekti.
Aşağı indiğinde titriyordu. Lizzie ona sarıldı.
“Üzülme küçük kuş, kötü bir rüya gördün herhalde.”
Ama Nora rüya görmemişti.
Ve o gün öğleden sonra, babası Andrew da salonda, kanepede, gözü dışarı fırlamış halde bulundu.
Polis geldiğinde Nora’yı kimse sorgulamadı.
Çocuktu.
Kimse bir çocuğun gördüklerini ciddiye almazdı.
Yıllar sonra, 1920’lerde, yaşlı bir kadın Fall River’dan ayrılırken bir röportajda şunları söyledi:
“Ben o sabah merdivende durdum ve bir şey gördüm. Ama kimse bana inanmadı. Kurdelem kırmızıydı. Kan da kırmızıydı. İkisi birbirine karıştı.”
Kimse onun adını hatırlamadı.
Ama Fall River’da hâlâ bazıları, eski Borden evinin merdiven boşluğunda, özellikle sıcak ağustos sabahlarında, küçük bir kızın kırmızı kurdelesinin yere düştüğünü duyduğunu söylüyor.
1893 yazında Fall River, Massachusetts’teki mahkeme salonu, Amerikan tarihinin en sansasyonel duruşmalarından birine ev sahipliği yapıyordu. 32 yaşındaki Lizzie Borden, babası Andrew Borden ve üvey annesi Abby Borden’ın vahşice baltayla öldürülmesinden suçlanıyordu. Cinayetlerin üzerinden neredeyse bir yıl geçmişti, ancak dava hâlâ tüm ülkeyi ayağa kaldırmıştı. Gazeteciler, meraklı kalabalıklar ve dönemin “true crime” meraklıları salonu dolduruyordu.
İşte o meşhur anlardan biri tam burada gerçekleşti: kafataslarının mahkemeye getirilmesi ve Lizzie’nin bayılması.
Evet, tamamen gerçek.
Cinayetlerden sonra otopsi sırasında Andrew ve Abby Borden’ın kafatasları bedenlerinden ayrılmıştı. Bu, yaraların niteliğini ve kullanılan aletin boyutunu belirlemek için standart bir uygulamaydı. Savcılık, bu kafataslarını delil olarak mahkemeye sundu.
5 Haziran 1893’te, duruşmanın ikinci gününde, Bölge Savcısı William H. Moody açılış konuşmasını yaparken masanın üzerine Lizzie’nin mavi elbisesini (blue wrapper) attı. Bu hareketin altında gizlenen şey ise şok ediciydi: Andrew ve Abby Borden’ın gerçek kafatasları.
Savcılık, tıbbi uzmanlar aracılığıyla bir baltanın keskin kenarının kafataslarındaki yaralara nasıl uyduğunu göstermeyi amaçlıyordu. Andrew’un kafatası 10 darbe almış, Abby’ninki ise 19 darbe almıştı. Kafataslar masaya konulduğunda, birçoğu için bu görüntü dayanılmaz derecede korkunçtu.
Evet, birden fazla çağdaş gazete haberi ve mahkeme kaydına göre Lizzie Borden, kafatasları ortaya çıkarıldığında bayıldı.
Bazı kaynaklar, Lizzie’nin bayılmasının tam olarak “kafatasları ilk kez gösterildiğinde” olduğunu belirtirken, diğerleri bunun savcılığın açılış konuşması sırasında, kafatasları masaya konulduğunda gerçekleştiğini söylüyor. Her iki durumda da sonuç aynı: Lizzie’nin bu tepkisi, jüri üyeleri ve seyirciler üzerinde büyük etki yarattı.
Dönemin toplumsal normlarına göre, bir kadının böyle bir görüntü karşısında bayılması çok doğal ve beklenen bir tepkiydi. Lizzie’nin bayılması, şu algıyı güçlendirdi:
Bu olay, Lizzie’ye halkın ve jürinin sempatisini kazandıran önemli anlardan biri olarak kabul edilir. Birçok tarihçi, bu bayılmanın jürinin kararında dolaylı bir rol oynadığını düşünüyor. Sonuçta, 20 Haziran 1893’te jüri sadece 90 dakika müzakere ettikten sonra “Suçsuz” kararı verdi.
Lizzie Borden davasının en tartışmalı ve şüphe uyandıran olaylarından biri, cinayetlerden birkaç gün sonra Lizzie’nin mavi pamuklu bir elbiseyi sobada yakmasıdır. Bu olay, hem büyük jüriyi hem de kamuoyunu derinden etkiledi ve birçok kişi tarafından Lizzie’nin suçluluğuna dair en güçlü dolaylı delillerden biri olarak görüldü.
Alice Russell, Lizzie’nin elinde tuttuğu elbiseyi sobaya attığını gördü. Lizzie’ye ne yaptığını sorduğunda Lizzie şu cevabı verdi:
I am going to burn this old thing up; it is covered with paint.
(Bu eski şeyi yakacağım; boya lekeleriyle kaplı.)
Lizzie Borden
Emma da daha sonra duruşmada, bu elbisenin eski boya lekeleri taşıdığını ve kendisinin Lizzie’ye “eski elbise zaten boyalı, yak gitsin” dediğini iddia etti.
Bu açıklama, o dönemden beri birçok kişi tarafından şüpheli ve mantıksız bulundu. İşte en çok öne çıkan nedenler:
Cinayetten sadece 3 gün sonra, polis evi ararken ve şüpheler Lizzie üzerinde yoğunlaşmışken, bir elbisenin sobada yakılması inanılmaz derecede riskli ve dikkat çekici bir davranıştı. Eğer gerçekten sadece boya lekeli eski bir elbise olsaydı, neden hemen yakılsın? Çöpe atılsa veya bir kenara konulsaydı kimse fark etmezdi.
Polis, Lizzie’den cinayet günü giydiği kıyafetleri almıştı. Eğer yakılan elbise gerçekten cinayet günü giyilen elbise değilse, neden yakılsın? Eğer aynı elbise ise, polise verilen elbise neden temiz kaldı?
Emma ve Lizzie, boya lekelerinin eski olduğunu ve elbisenin sadece ev içinde giyildiğini söyledi.
Ancak Lizzie’nin kendisi elbisenin solduğunu (faded) şikâyet etmişti. Dışarıda hiç giyilmeyen bir elbise nasıl bu kadar çabuk solar?
Bazı tanıklara göre lekeler kahverengi/koyu renkteydi — ki bu kuruyan kan rengine çok daha yakındı.
Alice Russell, olaydan sonra Lizzie’ye “Bunu yapman en kötü şeydi” dediğini ifade etti. Lizzie’nin cevabı ise şüphe çekiciydi:“Oh, what made you let me do it?”
(“Ah, neden yapmama izin verdin?”)Bu cümle, birçok kişi tarafından suçluluk duygusunun itirafı gibi yorumlandı.
Alice Russell’ın bu tanıklığı, Aralık 1892’de büyük jüriyi Lizzie’yi dava etmek üzere ikna eden en kritik delillerden biri oldu. Eğer bu olay olmasaydı, dava belki hiç açılmayacaktı.
Günümüzde çoğu true crime araştırmacısı ve tarihçi, bu olayı en şüpheli davranışlardan biri olarak görüyor. Eğer Lizzie masum olsaydı:

Ridley Scott’ın yönettiği,Joaquin Phoenix’in Napolyon Bonapart’ı, Vanessa Kirby’nin ise Joséphine’i canlandırdığı epik tarihi film, Fransız devriminin kaotik günlerinden başlayarak Napolyon’un yükselişini ve düşüşünü anlatır.

Schindler's List, 1993 yapımı bir başyapıt olarak sinema tarihine altın harflerle yazılmış bir film. Steven Spielberg'ün yönettiği bu siyah-beyaz dram, gerçek bir hikayeden uyarlanmış ve Holokost'un acımasız gerçekliğini gözler önüne seriyor.

2023 yapımı Christopher Nolan imzalı Oppenheimer, atom bombasının mucidi J. Robert Oppenheimer’ın hayatını anlatan ve 13 dalda Oscar’a aday olup 7’sini kazanan efsanevi biyografik film hâlâ dünyanın en çok konuşulan yapımları arasında.
Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş oluyorsunuz. Daha fazla bilgi için lütfen Gizlilik Politikamızı inceleyin.